30 Temmuz 2009 Perşembe

(Namaz Zamanı) "...namaz kılanın diğer mübah dünyevi amelleri, güzel bir niyet ile ibadet hükmünü alır." cumamız mübarek olsun gönül dostlarım baki selam ve dua ile



Musibetleri Doğru Okuyabiliyor muyuz?




     Hangisi talihsizlik, hangisi şans?

 

Köyün birinde yaşlı ve bilge bir adam varmış... Çok fakirmiş ama kral bile onu kıskanırmış... Dillere destan bir beyaz atı varmış ki, kral, at için ihtiyara neredeyse hazinesinin yarısını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış...

          - Bu at, bir at değil benim için... Bir dost... İnsan dostunu satar mı? dermiş hep...

          Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü, ihtiyarın başına toplanmış.

          - Seni ihtiyar bunak. Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var ne de atın! demişler...

İhtiyar:

          - Karar vermek için acele etmeyin demiş. Sadece "At kayıp" deyin. Çünkü gerçek bu... Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç... Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez...

          Köylüler ihtiyara kahkahalarla gülmüşler. Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler.

          - Babalık, demişler. Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için. Şimdi bir at sürün var.

          - Karar vermek için gene acele ediyorsunuz demiş ihtiyar. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu... Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç... Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?

          Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama içlerinden, "Bu herif sahiden budala…" diye geçirmişler.

          Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara.

          - Bir kez daha haklı çıktın, demişler. Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın demişler.

          İhtiyar

          - Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz, diye cevap vermiş. O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru? Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.    

          Birkaç hafta sonra, düşmanlar büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş.

          Köylüler, gene ihtiyara gelmişler.

          - Yine haklı olduğun kanıtlandı, demişler. Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer...

          - Siz erken karar vermeye devam edin demiş, ihtiyar. Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor...

 

 

 

----------------------------------------------------------------------------------------------------------

 İşin İçinde Allah Var



Hani hep söyleriz ya "işin içinde falan kişi var, filan kişi var" diye. Eğer işin içinde olan kişi güvenilir biri ise, sizi rahatlatmak için, güvenilir değil ise, uyarıp, tedbir almak için söylenir.

Geçen gün, bir dostumla sohbet ederken, söz dönüp dolaşıp ölüme geldi. Tıpkı bizim, hatta her şeyin, dönüp dolaşıp nihai noktada ölüme varacağı gibi.

"Çok korkuyorum dedi" ölümden.

Kısa bir sessizlikten sonra: "Duyarsız kalmaktansa, korkmak daha iyidir." diye cevap verdim.

"Fakat benim korkum başka. Hem beynimi iyiden iyiye kemirmeye başladı."

Muhatabım rahat konuşsun diye, "Her şeyin mutlaka bir izahı vardır ve bunun da tek çaresi, şüphesiz konuşmak ve araştırmaktır" dedim.

"Ben, yeniden dirilişin imkânsız olduğunu düşünüyorum. Toprağa karışmış bedenimiz, nasıl olur da yeniden toparlanıp eski haline gelecek. Yıkılmış bir binayı yeniden aynen yapmak mümkün mü? Yerine bambaşka bir bina dikiyorlar. Kerpicinden harcına, demirinden tuğlasına kadar her şeyi farklıdır." dedi.

Dostumun bu ifadelerinden ziyade, konuşma esnasındaki tedirginlik ve korkuyla karışık heyecanı dikkatimi çekmişti. "Meşkûk bir küfrü andıran bu ruh haleti bu kadar huzursuz ve tedirgin edici ise, küfr-ü mutlak'ın kalp ve ruhlara saldığı dehşeti tarif etmek herhalde imkânsızdır." diye düşündüm. Bir an Bediüzzaman'ın şu ifadelerini hatırladım; "Onun o vaziyetinden Cehennem daha serin olmaz mı? Elbette o ehl-i dalâlet ve sefâhet, yüz bin lezzeti ve zevki alsa da, yine o manevî bir cehennem, kalbinde yaşar ve yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği, muvakkaten hissettirmez"

"Evet iman-ı taklidi çabuk şüphelere mağlup olur. Ondan çok kuvvetli ve çok geniş olan iman-ı tahkikide pek çok meratib var. O mertebelerden ilmelyakin mertebesi çok bürhanların kuvvetiyle binler şüphelere karşı dayanır. Halbuki taklidi iman, bir şüpheye karşı bazen mağlup olur.

……

Hem bir mertebesi de hakkal yakindir. Onun da çok mertebeleri vardır. Böyle imanlı zatlara şübehat orduları da hücum etse mağlup edemezler."

Bu samimi itiraflar penceresinden nur külliyatında ki daha pek çok çarpıcı tespitler birer sinema şeridi gibi akıl gözüme görünüp kayboldular. Daha önce anlamakta güçlük çektiğim birçok konuyu bu vesileyle bir anda anlamış oldum. İşte muhatabımın ruh aynasında bu hakikatleri daha net okuyabiliyordum.

Evet, bunlar birer teşhisti, fakat dostumun tedaviye ihtiyacı vardı. Ne yapmam, nerden başlamam gerekir diye bir an düşündüm.

Şu var ki, Üstadın aynı cümlelerini düşünmekten de bir türlü kendimi alıkoyamıyordum. Sanki "sadece teşhis değil tedavi de bendedir" der gibi zihnimden uzaklaşmıyordu.

Bir taraftan vaziyeti idare eden ifadeler kullanırken, diğer taraftan da bu vecizeye odaklanmıştım. Az sonra kendi kendime "Doğru ya! Bu adamın problemi iman zaafıdır. Öyle ise oradan başlamak lazım" dedim. Yani Allah'a imandan… Allah'ın kudretinden, Allah'ın büyüklüğünden…

Dile kolay gibi gelen bu halet-i ruhiye yi yaşamak gerçekten çok zordur. Ne kadar aciz olduğumu bir kere daha anlamış oldum. Acze düşen herkesin yaptığı gibi ben de duaya sarıldım.

Dostum, çayını yudumlarken ben de ruhumun ellerini açarak, kalbimin diliyle; "Ya Rabbi, sen kupkuru bir ağacın eliyle şerbet gibi üzümü, zehirli bir arının eliyle benzersiz tadı olan balı verdiğin gibi, benim gibi bir âcizin eliyle senin marifetine susamış bu kuluna çare olacak bir deva ver." diye yalvardım.

Benim iç dünyama kapanmamdan kaynaklanan kısa süreli sessizliğimin, dostumu, daha çok endişelendirdiğini daha sonra ki görüşmemizde öğrendim. "Herhalde bunun bir açıklaması yoktur ki, sessiz kalmayı tercih etti diye yorumlamıştım." dedi.

Her ne ise, yalvarışlarım karşılıksız kalmadı ki, böyle durumlarda yerinden okumak daha etkileyici ve hatırlatıcı olur diye müracaat ettiğim kırmızı kitaplarım gözüme ilişti. Hemen davrandım ve lem'aları usulca çektim, karıştırmaya başladım.

On üçüncü lem'adan okumam gereken yeri buldum ve başımı kaldırıp, "müsaade ederseniz şuradan bir yer okumak istiyorum. Belki istifade ederiz," dedim.

Aradığını bulmak üzere olan bir insan edasıyla "tabii ki hemen okuyalım" diyen dostumun yüz ifadesini, ne anlatmam ve ne de unutmam mümkün değildir. Çölde, susuzluktan dudakları kurumuş rengi benzi sararmış, belki şu kum tepesinin arkasında biri çıkar ümidiyle bekleyen bir yolcunun yüz ifadesini andırıyordu.

"Gerçek susamışlık meğer buymuş" dedim kendi kendime.

On üçüncü lem'anın on üçüncü işaretini okumaya başladım.

"şeytanın en büyük bir desisesi, hakaik-i imaniyenin azameti cihetinde insanları aldatmasıdır…

Her kelimesini dikkatle dinleyen muhatabım "yani" dedi…

—Yani, sizin ifade buyurduğunuz gibi. dedim

—Nasıl,

—Demiştiniz ya,

—Ne demiştim.

—Bu kadar insan ölüp toprağa karıştıktan sonra nasıl bir daha dirilecek. Diye.

—Ha, evet

"Hz. Adem'den kıyamete kadar gelen bütün insanların tek tek, unutulmadan, karışmadan, karıştırılmadan yeniden dirilmesi elbette ki, muazzam bir meseledir. İnsan kuvvetinin altından kalkabileceği ve insan aklının rehbersiz kavrayabileceği bir mesele değildir." dedim

Dostumun, "bak gördün mü? Bu kitap ta beni onaylıyor. Aklın yolu birdir" ifadelerine, sonra hep beraber gülmüştük.

"Evet, tabi ki seni onaylıyoruz, işin gerçeği bu." Dedim.

Dostum, "peki ne olacak şimdi." Sorusuna,

"Okumaya devam edelim." Dedim.

"Pek de cevaba benzemiyor. Ancak, başka çare de kalmadı. Oku bakalım." dedi.

"Elcevap: şeytanın bu desisesini susturan sır "Allahu Ekberdir. Ve cevab-ı hakikisi de Allahu Ekberdir. Çünkü insanın aciz kuvveti ve zayıf kudreti ve dar fikri, böyle hadsiz büyük hakikatleri "Allahu Ekber" nuruyla görüp tasdik ediyor. Ve Allahu Ekber kuvvetiyle o hakikatleri taşıyor."

Burada durdum. Kitaptan başımı kaldırıp dostumun simasına baktım. Aman Allah'ım! Birkaç satırlık yazıda ne vardı ki, bu sima birden bu kadar değişebildi.

Mütebessim bir çehreyle, galiba anladım. Ama yine de sen devam et. Dedi.

Bir ayet mealiyle devam ettim.

"insan der: çürümüş kemikleri kim diriltecek, sen de ki; kim ilk olarak onları yoktan var etmiş ise o diriltecek."



Düşünmesini sağlamak için biraz durdum. Kısa bir sessizlikten sonra, "Yani şunu mu demek istiyor; Diriliş hadisesi büyük ise, bunu yapacak olan Allah daha büyüktür."

"Evet, aynen öyle, biz kendi kendimize dirilmeyeceğiz. Bırak dirilmeyi, saati kurduğumuz halde uykudan uyanamıyoruz. Çoğu zaman işimize geç kalıyoruz. Ama yeniden dirilişi Allah, bize bırakmayacak, tıpkı kıyamete benzeyen kış mevsiminden sonra baharın yeniden dirilişini bize bırakmadığı, sonsuz kudretiyle kupkuru ağaçları yeniden dirilttiği gibi.

İşte bu sebeptendir ki, gerek ezan ve namaz ve gerekse hac gibi İslami şeairde sıklıkla ve tekrarla "Allahu Ekber", "Allahu Ekber" deniliyor. Yani, Allah büyüktür. Sizin, "Bu nasıl olacak?" diye hayret edip altından kalkamayacağınız her şeyden daha büyüktür. Üstadın ifadesiyle;

"Allahu Ekber'in bir vech-i manası, Cenâb-ı Hakkın kudreti ve ilmi her şeyin fevkinde büyüktür; hiçbir şey daire-i ilminden çıkamaz, tasarruf-u kudretinden kaçamaz ve kurtulamaz. Ve korktuğumuz en büyük şeylerden daha büyüktür.

Demek haşri getirmekten ve bizi ebedi yokluktan kurtarmaktan ve saadet-i ebediyeyi vermekten daha büyüktür. Her acip ve tavr-ı aklın haricindeki herşeyden daha büyüktür ki, "bütün nefislerin diriltilmesi, bir nefsin dirilisi gibidir". âyetinin işaretiyle, bütün insanların haşri ve neşri, birtek nefsin icadı kadar o kudrete kolay gelir. Bu mânâ itibarıyledir ki, darb-ı mesel hükmünde büyük musibetlere ve büyük maksatlara karşı, herkes "Allah büyüktür, Allah büyüktür" der, kendine tesellî ve kuvvet ve nokta-i istinat yapar."

"Bu ayet meali ve kısa yorumu bir iksir gibi bütün şüphelerimi aldı götürdü, Allah razı olsun" dedi.

Ben, "Madem anlaşılması bu kadar kolaydı niye şimdiye kadar anlayamıyorduk?" demekten kendimi alamadım,

Verdiği cevap, beni hayretler içerisinde bırakmıştı.

"Yahu! İşin içinde Allah'ın olduğunu unutmuşuz" dedi.

Bu güzel cevabın ardından, soğuttuğumuz çaylarımızı tazelemek üzere mutfağa götürürken, arkamdan, "demin korkudan, şimdi de sevinçten çay içemeyeceğim galiba" deyişinin yüreğime kırık bir mızrap gibi dokunduğunu itiraf etmeliyim.

Ferhat Aslan
-----------------------------------------------------------------------------------------------

KİME SIĞINMALI
 
 
Sığınma hususunda insanlar farklı farklı sebeplere bağlanır.
Kimisi, nefsine tevekkül eder.
Kimisi, şan ve şöhretine güvenir.
Kimisi, ailesine bel bağlar.
Kimisi, güç ve otoritesine itimat eder.
Kimisi, servetine ve zenginliğine sığınır.
Kimisi de başkalarına güvenip dayanır.
Aslında bu sığınışların hepsi, fani ve zevale mahkûm adreslerdir.
Biliyoruz ki, bütün mahlûkat aciz ve ölümlüdür, istinadgah makamı değildir.
Zira: "insana dayanma ölür, ağaca dayanma çürür" demişler.

O halde Nereye Sığınmalı?
Bu soruya verilecek tek cevap: "Hiç ölmeyen, Hayy olan Allah (cc)'a tevekkül et!" (Furkan:58) fermanıdır. Darlıkta ve genişlikte, zorlukta ve kolaylıkta mutlak bir güvenle Allah (cc)'a teslim olup Ona bağlanmak; sığınışın yegâne adresidir. Yardımcı ve koruyucu O olduktan sonra gerisi laf-ı güzaf kalır:
"Allah size yardım ederse, artık sizi mağlup edecek yoktur. Sizi yardımsız bırakırsa, Ondan başka size yardım edecek kimdir? Müminler sadece Allah'a güvenip dayansınlar."(Al-i İmran:160)

Önce Tedbir Sonra Tevekkül
Bir adam:
-"Ya Resulallah! Devemi bağladıktan sonra mı tevekkül edeyim, yoksa serbest bırakıp da mı tevekkül edeyim?" Dedi.
Hz. Resulullah (sav):
- "Bağladıktan sonra tevekkül et!" Buyurdu.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v), Allah u Teala tarafından korunma taahhüdü altında olmasına rağmen, sünnetullah gereği tedbiri elden bırakmamıştır. Örneğin; Medine'ye hicret etme emrini alınca Hz. Ebu Bekir (ra)'in evine gitti. Evin arkasındaki küçük kapıdan, Hz. Ebu Bekir (ra)'le birlikte dışarı çıktılar. Sevr mağarasına geceleyin yürüyerek gittiler.
Bir örümcek, mağaranın ağzına ağ ördü. İki dağ güvercini de orada yuvalandı.
Müşrikler, mağaranın önüne kadar geldiler: "İçeriye bakalım" dediler.
İçlerinden biri:
- "Sizin hiç aklınız yok mu? Eğer mağaraya girmiş olsalardı, güvercinlerin yumurtası kırılır, örümcek ağı da bozulurdu" dedi.
Hz. Ebu Bekir (ra), müşrikler onları görecek diye endişeye kapılmıştı.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v):
-"Ey Ebu Bekir! Üzülme! Allah bizimledir. Üçüncüsü Allah olan iki kişiyi sen ne sanıyorsun?" buyurdu.
Müşrikler dönüp gittiler.
Hz. Ebu Bekir (ra)'in oğlu, gündüzleri müşriklerin konuşmalarını ezberler, akşamları da mağaraya gider, olup biteni haber verirdi.
Hakeza Hz. Ebu Bekir (ra)'in çobanı, davarları Mekkelilerin çobanlarıyla birlikte yayardı. Sabahleyin onlarla birlikte çıkar, akşam dönüşünde ise, davarlarının yürüyüşünü ağırlaştırıp çobanlardan geride kalır, gece karanlığı basınca, davarlarıyla birlikte Sevr Mağarasına dönerdi. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) ile Hz. Ebu Bekir (ra) için süt sağdıktan sonra, sabahleyin erkenden Mekke'ye dönen Hz. Ebu Bekir (ra)'in oğlunun ayak izlerini de, arkasından götürdüğü davarların izleriyle siler, otlakta Mekke çobanlarıyla sabahlardı.
Çobanlar işin farkına varmazlardı.

Sağlam Kale
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v), tevekkülü dualarına yansıtır ve şu duayı çok yapardı:
"Allah'ım!
Sana teslim oldum, sana iman ettim.
Sana tevekkül ettim, sana döndüm.
Senin adınla düşmanlarımla mücadele ettim.
Allah'ım!
Beni saptırmandan senin izzetine sığınıyorum.
Senden başka ilah yoktur.
Sen ölmeyen Hayy ve Kayyumsun.
Cinler ve insanlar ise ölürler."(Buhari-Müslim)

Müminleri, kötülüklerden koruyan bir kale de şu duadır:
Hz. Enes (r.a)'ten rivayetle, Hz. Resulullah (sav) buyurdu ki:
"Kim evinden çıktığı zaman: Bismillah, Allah'a tevekkül ettim, gerçek kuvvet ve kudret sahibi odur, derse, ona: doğru yolu buldun, bunlar sana yeter ve kötülüklerden korundun, denir ve şeytan ondan uzaklaşır." (Ebu Davud, Tirmizi)

Alevlerin Ortasında Bir Gülistan
Tevekkülün mahalli ve merkezi kalptir, gönülden bağlılıktır. Yapılması gereken yapıldıktan sonra tam bir teslimiyet ile sadece Allah u Teala'ya güvenip dayanmak, tevekkülün özünü teşkil eder.
İbrahim aleyhisselam ateşe atılacağı esnada Cebrail (a.s) gelir:
-Bir isteğin var mı? diye sorar.
Tevekkül ve teslimiyetin zirvesindeki İbrahim (a.s):
- Benim senden bir isteğim yok, der.
Cebrail (a.s):
- Niçin Allah'tan yardım istemiyorsun? deyince,
İbrahim (a.s):
- O, benim halimi biliyor. Ben, O'na güvenip dayanmışım. O, ne güzel vekildir" der.
Dost, dostu yardımsız bırakır mıydı hiç? Elbette hayır. Yüce Allah emir buyurdu:
"Ey ateş! İbrahim'e serinlik ve esenlik ol!" (Enbiya:69)
Dağlar büyüklüğündeki ateş, alev alev yanıyor. Lakin ortası bir gülistan, gülistanda da bir halil, bir Allah dostu…
Hasan Kutulman
 
 
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
YAŞADIĞIN ANI, ÖMRÜNÜN SON ANI OLARAK BİL

 
Yaşadığın anı, ömrünün son anı olarak bil. Nasıl ölmek istersen, öyle yaşa ve nasıl dirilmek istersen, öyle öl.

Öldüğümüz hal üzere dirilecek olmanın gerçeğini bir an bile hatırdan çıkarmayarak sırat-el müstakim üzere bir hayat yaşamanın gayretiyle son nefesimize hazırlık yapmalıyız. Büyük pişmanlıklar yaşatacak bir son nefes mi olsun, yoksa sonsuz saadet yurduna kanat çırpmamıza vesile olacak bir davetiye hükmüne mi geçsin son nefesimiz? Bunun tercih hakkı elimizde olduğu ve nasıllığına kendimiz karar verdiğimiz halde, nedense son nefesimizi hep pişmanlıklar içinde zorlayarak vermenin yanlışlığına düşüyoruz. Bu, hiç de yabancı olmadığımız, acı bir gerçektir ne yazık ki!..

Bize emaneten ve muvakkat bir süre için verilmiş olan ömür sermayemizi, sahibinin rızası doğrultusunda harcamamanın ziyanını daha ne zamana kadar yaşamamız gerekecek? Bu öyle bir zarar ki, telafisi yoktur. Öyle bir kaybediş ki, yeniden kazanma imkânı yoktur. Adım adım idam sehpasına yürüdüğümüz ve yolun sonunda boynumuza yağlı urganın geçirileceğini bildiğimiz halde, böylesine rahat oluşumuzun akılla bağdaşır bir yanı olmasa gerek. Çünkü ölüm çok yakınımızda… Soğuk nefeslerini her an ensemizde duyacak kadar bizimle birlikte dolaşmakta… Elini boynumuza atıp gittiğimiz her yere gitmekte, bizimle birlikte yiyip içmekte, uyumaktadır. Attığımız adımın, son adım olmayacağına hiçbir garantimiz yok. Ağzımızda çiğnediğimiz lokmayı yutabileceğimiz şüpheli… İçtiğimiz suyun sonunu getirebileceğimize kim kefil olabilir? Neden uykudan bir daha uyanamayabileceğimiz gerçeğini göz ardı ediyoruz hâlâ? "…Eyvahlar bize, uykuya-bırakıldığımız yerden bizi kim diriltip-kaldırdı?.."(1) deyip korku, telaş ve pişmanlık içinde etrafımıza bakınacağımız günler çok mu uzak geliyor bize?

Bütün uzakların yakın olacağı gün, hiç şüphesiz gelecektir. Her can sahibine bir ecel verilmiştir ve "Her nefis ölümü tadıcıdır…"(2) Bundan asla kaçış olmadığına ve lezzetleri acılaştıran son, er ya da geç vuku bulacağına göre, akıllı bir insanın yapması gereken; daha yaşarken, daha vakit varken, daha henüz iş işten geçmemişken ölüm tercihini belirlemesidir.
Şurası bir gerçektir ki, ölüm meleği, tercih ettiğimiz ölüm üzere gelecektir ruhlarımızı kabzetmeye. Peygamberlerin, Allah dostlarının, salihlerin, şehidlerin ölüm hali üzere mi vermek istiyoruz emanetimizi, yoksa günahkârların, mücrimlerin, cebbarların, zalimlerin, tağutların, kâfir ve münafıkların ölüm hali üzerine mi vermek istiyoruz. Bunun nasıllığı elbette bizim elimizdedir. Çünkü nasıl yaşarsak, öyle öleceğiz ve nasıl ölürsek, öyle dirileceğiz.

İmanımız; ölümün bir yokluk olmadığına, aksine ölümün olmadığı yeni bir hayatın başlangıcı olduğuna, kalbimizde herhangi bir şüphe duymadan inanmayı gerektirir. İnanırız, ancak çoğu zaman gereğini yerine getirmeyiz ne yazık ki… Yeni bir hayat varsa, o hayata yatırım yapmanın zaruretini hiç kimse inkâr edemez. Yatırım yapılmadan hangi ticaret kâr getirmiş ki, sonsuz bir hayat, yatırım yapılmadan kazanılsın? Ahiret için ticaret yapmak, dünyevi menfaatler için ticaret yapmaktan çok daha akıllıca, çok daha ulvi, çok daha asil ve kulluğa yakışan bir davranıştır. Hele de Allah ile bir alış-veriş ve ticaret yapmak ne kadar büyük bir asalettir! Rabbimiz bu ticareti yapan kullarını ne de güzel övmüş ve taltif etmiştir!

"Hiç şüphesiz Allah, Mü'minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da O'nun üzerine gerçek olan bir va'ddir. Allah'tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte 'büyük kurtuluş ve mutluluk' budur."(3)

Evet; ölüme hazırlığın en güzeli, mallarını ve canlarını sahibinin yoluna adamak ve O'nunla güzel bir alış-veriş içine girmektir. O'nun gösterdiği dosdoğru yolda; sağa-sola yalpalamadan, çizdiği sınırların dışına taşmadan, Güzel Elçisinin ardı sıra yürümek, ölümün olmadığı bir hayat için kârlı bir yatırım yapmaktır. Böyle bir hayatı yaşayanların kendileri güzel, hayatları güzel, ölümleri güzel olur. Çünkü onlar, yaşadıkları her günü, ömürlerinin son günü olarak bilmekte, aldıkları nefesin son nefes olabileceğinin korkusunu yaşamakta, tövbeye fırsat bulamadan, ölüm meleğinin selam verebileceği endişesiyle ya günahlara hiç tevessül etmemekte ya da her an tövbe halini yaşamaktadırlar. İşte bunlar Allah'ın kendilerini övdüğü güzel kullardır. Allah onlardan razı, onlar da Allah'tan razı olacaklardır. "Kim Allah'a ve Resul'e itaat ederse, işte onlar Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, doğrular (ve doğrulayanlar), şehidler ve salihlerle beraberdir. Ne iyi arkadaştır onlar?"(4)

Bir de, tercihini, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayıp ölüme hazırlık yapmayı akıllarından geçirmemekten yana kullananlar vardır. Tercihini bu doğrultuda kullananların sayısı, ne yazık ki her dönemde çok daha fazla olmuştur. Zaten herkes tercihini hazırlık yapmaktan yana kullanmış olsaydı, 'yakıtı insanlar ve taşlar olan' cehennem kimlerle dolacaktı? Bunların sayısının çokluğu sebebiyledir ki, cehennem doymak bilmez bir açgözlülük içinde; kendisine yöneltilen 'Doldun mu?' sorusuna, "Daha fazlası var mı?"(5) Diyerek cevap verecektir. Vah cehennemin o açgözlülüğünü, iştahını, Rabbine karşı gelenlere karşı duyduğu kin ve düşmanlığını bildiği halde, ondan korunmak için hazırlık yapmayanlara! Veyl olsun; hiç ölmeyecekmiş gibi zevk-u sefa içinde yaşayıp günah bataklığında debelenen kimselere!

Ölüme hazırlık yapmamak; İslam'dan uzak sefil bir hayat yaşamanın diğer bir adıdır aslında. Allah'ın çizdiği sınırları ihlal eden, dosdoğru yol üzerinde oturan şeytanın aldatıcı vaadlerine kanan, Resulullah Aleyhisselatu Vesselam'ı değil, başkalarını taklid eden, hırslarının, şehvetlerinin, arzularının gemlerinden kurtulamayanlar, ölüme hazırlık yapmazlar. Esasında onlar öleceklerine bile ihtimal vermezler. Her gün aralarından birilerinin ölüyor olması bile onların akıllarını başlarına getirmez. Onlar, ölümü bir başlangıç değil, bir son olarak görmektedirler. Bu yüzdendir ki, ölen yakınlarını 'Son yolculuklarına' alkışlarla uğurlamaktadırlar.

Onların akıllarını, ancak ölüm gerçeğiyle yüz yüze kaldıklarında, ölüm meleğinin korkunç sureti başlarına getirecektir. İşte o zaman pişmanlık acısı bir kor gibi yüreklerine oturacak ve dünyaya hiç gelmemiş olmalarını ya da toprak olmalarını arzulayacaklardır. Ama iş işten geçmiştir artık. Canları daha alındığı sırada, onlara cehennemin yakıcı azabı müjdelenecektir.

"Melekleri, onların yüzlerine ve arkalarına vurarak: "Yakıcı azabı tadın" diye o inkâr edenlerin canlarını alırken görmelisin."(6)

Öyleyse cehennem azabından kurtulmanın, Rabbimizi razı etmenin ve cennet nimetlerine kavuşmanın yolunun güzel bir hazırlık yapmaktan geçtiğini unutmamalıyız. Bunu unutmamanın yolu, 'Lezzetleri acılaştıran ölümü' çokça anmaktan geçmektedir.

O halde yaşadığımız anı, ömrümüzün son anı gibi görmeliyiz. Nasıl ölmek istiyorsak, öyle yaşamalı ve nasıl dirilmek istiyorsak, öyle ölmesini bilmeliyiz.

1-Yasin Suresi: 52
2-Al-i İmran Suresi: 185
3-Tevbe Suresi: 111
4-Nisa Suresi: 69
5-Kaf Suresi: 30
6-Enfal Suresi: 50

Naşit Tutar 
 
--------------------------------------------------------------------------------------------------------- 
 
 
 

''Müslümana haram''dır Çeşmesi.

 

Bursa'da zamanında Müslüman bir zat bir çeşme yaptırmış. Eski adı yahudilik yol ağzı, bugün ki adı Arap Şükrü muhitinde, ve başına bir kitabe eklemiş, "her kula helâl, müslümana haram"... Tabii başkent, Osmanlı karışmış, bu nasıl fitnedir diye...

Efendime söyleyeyim, gitmişler kadıya şikâyete, yaka paça yakalanmış adam huzura getirilmiş, bu nasıl fitnedir, dini islam ahalisi müslüman olan koca devlette, sen kalk hayrattır, sebildir diye çeşme yap, ama suyunu müslümana yasakla... Olcak iş midir, nedir sebebi, aklını mı yitirdin? diye çıkışmışlar adama...

Adam müsade buyrun sebebi vardır, lakin ispat ister, delil şarttır der... Kadı kızar: "Ne delili, ne ispatı, sen fitne çıkardın müslüman ahalinin huzurunu kaçırdın katlin vaciptir!" der. Ama bir yandan da merak eder, nedir gerekçen diye sorar, adam bir tek Sultan´a derim diye cevap verince, karışır yine ortalık. Söz Sultan´a gider, adam saraya yaka paça götürülür...


Padişah sinirlenir ama diğer yandan da meraklanır : "De bakalım ne diyeceksen, bu nasıl iştir ki, hem çeşmeyi yaparsın, hem de her kula helâl, bir tek müslümana haram yazarsın..."

- Adam başı önünde delilim vardır, lâkin ispat ister

- Ya dediğin gibi sağlam değilse delilin?

- O zaman hükme kıldan incedir boynum sultanım

- Eeee

- Sultanım her hangi bir havradan (sinagog´dan) bir rastgele haham ı izahsız yaka paça tutuklayın, bir hafta bakın neler olacak..

Dediği yapılmış adamın, tüm azınlıklar bir olmuş, başlarında museviler, "Ne oluyor, bu ne zulüm, bizim din adamımıza biz kefiliz, ne gerekirse söyleyin yapalım, o masumdur, gerekirse kefalet ödeyelim..." efendim çevre ülkelerden bile elçiler gelmiş, elçiler mektup üstüne mektup getirmiş,

Bir hafta dolunca: Sultan´ım artık bırakmak zamanıdır demiş adam, haham bırakılmış, azınlıklar mutlu, bu sefer sultana teşekkürler, hediyeler, az zaman geçmiş ki adam aynı işi herhangi bir kiliseden bir papaz için yaptırınız sultanım demiş.


Aynı işlemle, aynı usulle bir papaz derbest edilmiş, yaka paça alınmmış pazar ayininden, aynı tepkiler artarak devam etmiş. Haftası dolunca da serbest bırakılmış. Mutluk ve sevinç gösterileri daha bir fazlalaşmış, teşekkürler, şükranlar... Levantenler din adamlarına kavuşmanın mutluluğu ile daha bir sarılmışlar birbirlerine.

Sultan: "Bitti mi?" demiş adama.

- "Sultanım son bir iş kaldı, sonra hüküm zamanıdır izninizle" demiş.

- Şimde nedir isteğin?

- Efendim başkentimiz Bursa'nın en sevilen, en sözü dinlenilen, itimad edilen alimini alınız mimberinden,

dedikleri gibi olmuş, Ulucamiinin imamını, cuma hutbesinin ortasında almışlar... Yaka paça götürmüşler...

Ve ne olmuş bilin bakalım ?


Bir Allah'ın kulu, tek bir olumlu kelâm etmemiş, ne oluyor, siz ne yapıyorsunuz hiç olmasa vaazı bitene kadar bekleyeydiniz, dememiş. Peşinden giden olmamış, arayan soran olmamış...

Geçmiş bir hafta, nerde imam diye gelen giden olmamış... Aptal ve cahil bir imam atanmış yerine, ne konuştuğunu kulağının duymadığı yobaz cinsinden, halk halinden memnun, başlamış bir dedikodu, o geçen hafta derbest edilen koca âlim için;

-bizde onu adam, hoca bellemiştik,

- kimbilir ne haltlar etti de tutuklandı...

- vah vah acırım arkasında kıldığım namazlar...

- sorma sorma...

Padişah, kadı ve adam izlemişler olanı biteni, padişah;

- eee ne oalcak şimdi adam

- bırakma zamanıdır, bide özür dileyip helallik almak lazımdır hocadan

- "haklısın" demiş padişah, denilenin yapılması için emir buyurmuş ve adama dönmüş, adam başı önünde;

- ey büyük sultanım, siz irade buyurunuz lütfen, böylesi müslümanlara SU HELÂL edilir mi?

Sultan acı acı tebessüm etmiş;

- "Hava bile haram, hava bile..." demiş...



" birimiz şarkta, birimiz garpta, birimiz mazide, birimiz müstakbelde, birimiz dünyada, birimiz ahirette olsak biz birbirimizle beraberiz"
   






Windows Live ile fotoğraflarınızı organize edebilir, düzenleyebilir ve paylaşabilirsiniz.

Windows Live ile fotoğraflarınızı organize edebilir, düzenleyebilir ve paylaşabilirsiniz.

Diğer Windows Live™ özelliklerine göz atın. Sadece e-posta iletilerinden daha fazlası
--~--~---------~--~----~------------~-------~--~----~
Namaz kılmayı öğrenmek için doğru yere geldiniz... Tüm namaz gönüllüleriyle www.namazzamani.net 'te buluşalım. Her zaman fikrinize ve desteğinize ihtiyacımız var... Bu sitedeki mailler: http://namazzamani-grubu.blogspot.com adresinde yayınlanır...

Bu mesajı Google Grupları "Namaz Zamanı" gruba üye olduğunuz için aldınız.

Daha fazla seçenek için, http://groups.google.com/group/namazzamani?hl=tr
adresinde bu grubu ziyaret edin.
-~----------~----~----~----~------~----~------~--~---

Hiç yorum yok: