16 Ocak 2009 Cuma

(Namaz Zamanı) "Zâlimlerin işlediklerinden Allah’ı habersiz sanma. Allah onların cezasını öyle bir güne bırakır ki, o gün gözler dehşetten donakalacaktır. "İbrahim suresi 42.ayet..hayırlı cumalar.baki selam ve dua ile





İradenin Ölümü: Yeis, Ümitsizseniz, Ümit Sizsiniz

 

 

İnsanlar dünya hayatına eşit şartlarda, gerekli donanıma sahip olarak gönderilirler. Hepsinin görmek için, göze ihtiyacı olduğu gibi, güneşe de ihtiyaçları vardır.

Bir nezle mikrobu için çoban ile padişahın farkı yoktur. İkisini de hasta edebilir.

Dünyaya gerekli donanımla gönderilen insan, kendisine takılan cihazı kullanmaz, yâda yanlış kullanırsa sıkıntısını peşin olarak çekecektir. Bir arabada her cihazın lüzumu gibi, insanlarda da mevcut olan her cihazın ve duygunun önemi vardır. Mesela, korku duygusu arabadaki fren sistemi gibidir. Fireni olmayan arabayı bekleyen tehlikeler, korkusuz insanları da bekler. Birde arabada "GAZ PEDALI" vardır. Ayağınızı kaldırdığınızda yavaşlama başlar ve yerinde durmak kaçınılmaz olur. İnsanın gaz pedalı ÜMİT duygusudur. Ümit; İyi ve faydalı bir şeyin gerçekleşeceği beklentisi ve inancı taşımaktır. Güven duygusunun kaynağıdır. Üç zaman diliminden geçmiş zaman elimizden çıktığına ve şimdiki zaman da elimizden çıkmak üzere olduğuna göre, ancak gelecek zaman hakkında ümitler taşıyabiliriz. Çiftçi, ektiği tohumdan ne kadar verim alacağını bilemez ve diktiğimiz ağacın meyve verip veremeyeceğini bilemeyiz. Zira bir bela ve musibet engel olabilir.

Ama çiftçi olsun, öğrenci olsun, anne olsun, hemen herkes yaptığı işi, ümitle, yani "BİRŞEYLER UMARAK" yapmaktadır. İşlerimizi ümitle yapar, hedeflerimize doğru ümitle yol alırız. Ümitsizlik iradenin felç olması demektir. Teknik direktör futbol sahasına ölüleri sürmez, çünkü ölüden hiç bir ümidi yoktur. Ölü insanın yapacağı hiç bir hareket olamaz. Ümitsiz insanda da ölü gibi pasifize bir durum görülür. Ümitsizlik hissi için Bediüzzaman'ın "Kanser gibi bir hastalıktır" demesi ibret vericidir.

"Her şeyimi bir yangında kaybettim" diyen birine, bilge bir zat "bende sandım ki sen ümidini kaybetmişsin. Ümit ile her şeyi kazanabilirsin ama kork ki ümidin giderse asıl o zaman bitersin" demiştir. Gözümüzü, kapadığımızda bile rüya vasıtasıyla ya da hayal ile aydınlık bir dünyada yolculuğa devam ederken ümitsizlik karanlığında kendini bırakmak niye!

Rabb-i Rahim'in hitabına kulak verelim. bakın ne ferman ediyor.

- Allahın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez. (Yusuf, 87)

- İnsanlara bir nimet, bir bolluk tattırdığımızda onunla sevinip şımarırlar. Şayet kendi yaptıkları sebebiyle başlarına bir fenalık gelirse, hemen ümitsizliğe düşerler. (Rum, 36)

Bu ayetlerde ve daha başka ayetlerde ümitsizlik kâfirlerin bir sıfatı sayılmış, müminde olmaması gerektiği vurgulanmıştır. Çünkü mümin;

Bediüzzaman'ın değerlendirmesine göre hedefine yürürken önüne çıkan engeller karşısında "Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin" ilahi sözünü kılıç gibi kullanmalı, ümitsizliğin başını kesmelidir. Bir hadis-i kutside "kulumun zannı üzereyim" buyuran Rabbimize itimat etmeli, rahmetini ittiham etmemeliyiz. Her şeyde bir hayır olduğunu düşünmeli "Rahmetim her şeyi kuşatmıştır" (Arâf, 156) fermanını hatırlamalıyız.

MÜMİNLERİN SİGORTASI (Hasbünallahü ve ni'mel vekil)

Başımıza gelecek her türlü belâ ve musibete karşı Allah bize yeter. O, ne güzel dost ve ne güzel bir vekildir "Hasbünallahü ve ni'mel vekil" diyen bir insan, Allah'a sığınır ve "Müminlere yardım etmek, bizim üzerimize hak olmuştur"(Rum, 47) ayetini hatırlar, hadiselerin dağ gibi dalgaları da olsa engellere takılmadan yürür gider. Olayları hayra yorar, hayata iyi yönden bakar "Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır" rahatlığına ulaşır.

ÜMİTSİZSENİZ, ÜMİT SİZSİNİZ

Aslında bizi üzen yaşadığımız olaylar değil, olayları değerlendirme şeklimizdir. Bunun başlıca sebebi, bakış açımızdaki yanlışlığın bizi ümitsizlik bataklığına sürüklemesidir. Mesela, insanlara, en sevimsiz görünen ÖLÜM hadisesini düşünelim. Ölüm ve ötesini bir yokluk görmeyen, "yoktan var eden, elbette tekrar yaratır" diye değerlendiren, yüce yaratıcının affını, merhametini düşünüp geçmişinde yaptığı hatalardan dolayı tövbe ile temizlenen, yapacağı ibadetler ve hayırlarla da öteye hazırlık yapan bir insan, ölüme ve ötesine (mahşere, hesap gününe) ÜMİTLE bakar. Hayata da yapamadıklarını yapma fırsatını bulmuş sevinciyle aşk ile sarılır. Bakış açısı yanlış olan bir insan ise; hayatının neticesini düşünmek istemez. Sarhoşlukla ya da eğlencelerle kendini avutmak ister, kendiyle hesaplaşmaz, muhasebeden kaçar. Tıpkı deve kuşu gibi başını kuma sokar ki avcı onu görmesin, ama koca gövdesi dışarıdadır. Yine de avcıya hedeftir, sarhoşlukla ölümü düşünmemekle başımızı kuma soksak bile, ecel yine de bizi görüyor. Bizim eceli unutmamız, kabre ters yürümeye benzer. Arkamızı dönsek de geri geri herkes gibi oraya doğru yürümekteyiz. Ümitsiz isek, bakış açınızı düzeltmeli ve sorumluluklarımızı yerine getirerek ölümü ümitle düşünmeliyiz. O zaman herkes gibi gideceğimiz kabre korkarak değil gülerek (ÜMİTLE) bakmaya başlarız…

Sonuca ulaşmada acelecilik, tarihten ders alamama, bilgisizlik, doğru olmamak, çalışmamak gibi vasıflar da, netice itibariyle kişiyi ümitsizlik çukuruna düşüren sebeplerdendir.

Ümitsizlik şeytandan olduğuna göre, ümitsizce konuşmak şeytanın sözcülüğünü yapmak gibidir. Peygamber Efendimiz: "Bütün insanlar bozuldu, iyi insan kalmadı diyen görürseniz, bilin ki asıl bozulan odur" buyurmuştur. Çünkü herkes kendi gözlüğünden bakar, kırmızı gözlükle her taraf kırmızı görülür, ama kırmızı olan gözlüktür, eşya değildir.

YE'S MÂNİ'İ HER KEMALDİR

Her güzel hedefe ulaşmanın engeli, ümitsizliktir. İlimde, sanatta, ticarette ve her alanda zirveye ulaşmanın önündeki engellerin korkusuyla bir şey yaptırmayan ümitsizliktir. Depresyonun davetçisi ümitsizlik halinin kişiyi kaplamasıdır. Hastalıkla mücadelede ümit var olan insanlar çabuk iyileşirken, ümitsiz birinin ise hastalığıyla mücadelesi zorlaşır, hastalığın artışına sebep olur. Toplumda her bela sonrasında teselli için "ÜMİDİNİ YİTİRME" denilmesi manidardır…

Vazifesini yapmayanlarda ümitsizlik görülür. Mesela: Odun - kömür ile kışa, ders çalışmak ile sınava hazırlananlar; kışa da, sınava da düşmanlık etmezler. Anın istediğini yapanlar, geleceğe korkuyla değil ümitle bakarlar. Kış ta, sınav da sorgulamanın adıdır. Ümitle bakmak O anı değerlendirmenin mükâfatının ilk işaretleridir…

Yaratılan mevcudatı yokluk karanlığında bırakmayan, ayetin ifadesi ile "üç karanlıktan çıkaran"(Zümer, 6) ve imansızlık karanlığında bırakmayan Rabbimiz elbette ümitsizlik karanlığında kalmamıza da razı olmaz.

Allah'ın izni dışında bir yaprağın düşmediği bir dünyada, elbette her olayda, başımıza gelen her şeyde, bizi gören, gözeten biri var diye bilmeli ümitsizliğe kapılmamalıyız.

Her binanın yangın merdiveni vardır, kanunen olmalıdır da. Acil çıkış yerleri insanlara ümit verir, tehlikeli zamanlarda o yollar bir ümit kapısıdır. Aynen öyle de, başımıza gelen ya da karşılaştığımız her zorlukta da çıkış kapıları, yolları vardır. Fakat bu yolları bilmezsek ümitsizliğin kollarında ezilir dururuz.

Varlık günü ile darlık günü bir olanlar ümitsizliğe düşerler mi?

İPİNİZ UZUNSA KUYUNUN DERİNLİĞİ ÖNEMLİ DEĞİLDİR. Sizde ümidinizi toparlayın, her zorluğun üstesinden gelebilirsiniz. Külfetsiz, zahmetsiz, nimet olur mu?
Allah (c.c) "Kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemiyor." (Bakara, 286) buyuruyorsa, ümidin tükenişi nedendir…

Belirli odaklar Müslümanların ümitsizliğe düştüğü anın, asıl işlerinin biteceği an olduğunun farkındalar ve daima ümitsizlik veren sahneleri medyada göstermektedirler.

Cahiliye asrında tek başına olmasına rağmen ümitsizliğe düşmeyen Peygamber efendimiz (a.s.m), Medine'ye hicret ettiğinde kendilerini takip eden düşmanlara karşı mağaraya sığındığında Hz Ebubekir'e (r.a) "Korkma, Allah bizimle beraberdir" ümidini verirken ve hep ÜMİT NAĞMELERİ SESLENDİRİRKEN…

Hz Yunus (a.s), sebeplerin dibe vurduğu, hiçbir şeyin yardımının mümkün olmadığı balığın karnında bile ona el açarak ümit beklerken…

Bediüzzaman dini bir eserin okunmasının yasak edildiği, ezanların okunmadığı zamanlarda karanlıkları yaran ifadelerle: "Evet, ümit var olunuz; şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada, İslam'ın sadası olacaktır!" diyerek bize ümit verirken, bizlere ne oluyor ki ümitsizliğe düşelim…

Ye's hastalığına ümit ilacı sürelim.

Büyük insanlar, ümitsizliğe düşüren her şeyden sakınılması gerektiğini belirtmişlerdir.

Her felaket bir saadetin habercisi ise, artık bir asırdır felakete düşen Müslümanlara müjde. Zamanın çarkları İslam lehine dönüyor. "Ümitvar olunuz şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada, İslam'ın sadası olacaktır"

Mehmet Akif de ye'se acı bir ölüm nazarıyla bakar:

"Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak
Alçak bir ölüm varsa eminim budur ancak."
"Gamı-tasayı bırak, iraden canlı ise!
Ümit kaynağı ol, olabilirsen herkese!"

Son olarak, Bediüzzaman'ın ümitsizlik ile ilgili orijinal tespitlerini istifadenize arz ediyoruz.

Yeisin (ümitsizliğin) yayılması, (Ümitsizlik Müslümanların kalbine yerleşen çok dehşetli bir hastalıktır, Batılıların Müslümanları sömürge altına almalarında önemli bir etkendir. Aynı zamanda insanları kendi menfaatlerini düşünmeye sevk ederek yüksek ahlâkı öldürür.) (Tarihçe-i Hayat)
Bediüzzaman, ye'si bir ölüm sebebi olarak görür ve Mesnevî'sinde, dört büyük hastalığı sıraladığı bir yerde onu birinci hastalık olarak zikreder. Ona göre "İnsanları canlandıran emeldir, öldüren yeistir ve yeis, mâni-i herkemâldir."

Yeisle insan, başkasının lâkaytlığını ve fütûrunu kendi tembelliğine özür zannedip neme lâzım der, "Herkes benim gibi berbattır" diye şehamet-i imaniyeyi terk edip hizmet-i İslâmiyeyi yapmıyor.

Yeis, saadetin muharribidir; saadetler ise, ümitle yoğrulmuştur.

Turan Tekin
 

 

 

 

 

Taşın da kalbi var

 

İnsânî duyguları sukut etmiş insanlara "taş kalpli" denildiğini duyardım ama 20. Söz'ü ilk okuduğumda taşlara bakış açım tamamıyla değişmişti. Taşın da bir kalbi olduğunu, hatta çok hassas duygularla paramparça olup ufalandıklarını, eriyip su olduklarını hayretler içinde okuduğumda "taş kalpli" ifadesinin ne kadar yanlış kullanıldığını ve taşlara haksızlık olduğunu düşünmüştüm.

Üstad Hazretleri "Öyle taşlar vardır ki, yarılır da aralarından sular akar"1 âyetini tefsir ederken bu âyetin mânen şöyle dediğini anlatır:

"Ey benîisrail! Bir tek mû'cize-i Musâ'ya (as) karşı koca taşlar yumuşar, parçalanır; ya haşyetinden (korkusundan) veya sürurundan (sevincinden) ağlayarak sel gibi yaşlar akıttığı halde hangi insafla bütün mû'cizât- ı Mûseviyeye (as) karşı temerrüt (inat) ederek ağlamayıp gözünüz cümud (donukluk) ve kalbiniz katılık ediyor?"2

Âyet-i Kerîme bir mânâsıyla Hz. Mûsa'nın (as) kavmi olan İsrailoğullarını yani Yahudileri ikaz ediyordu. Aklımız ve kalbimiz Gazze ile meşgul iken bunları okumak bize tâ o günlerden bu günlere kadar Yahudilerin kalbinde zerre miktar bir yumuşama olmadığını düşündürüyordu.

Yahudiler Hz. Mûsa'nın (as) gösterdiği mû'cizeler karşısında inat edip bir yumuşaklık göstermemişler, kutsal kitap Tevrat'ı da bozarak tanınmaz hâle getirmişlerdir. Oysa Hz. Musa (as) âsası ile taşa vurduğunda o taş parçalanarak on iki göz olup yaşlar akıtmıştı. Yine Hz. Mûsa'nın (as), kavminin iman etmesi için Cenâb-ı Allah'ı görme talebi üzerine Tur Dağı'nın paramparça olma hâdisesini de gördükleri halde, yine donmuş gözlerinde bir damla yaş, katılaşmış kalplerinde bir parça yumuşama görülmemişti. Birçok peygamberi öldüren, Hazret-i Meryem'e iftira eden de yine bu katılaşmış kalpli millet idi. Hz. İsâ'yı öldürmek isteyen ve İncil'i tahrif ederek tevhid inancından teslis inancına döndüren de bu Yahudi milleti idi.

Peygamber Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselâm'a da çeşitli tuzaklar kuran ve öldürmeye teşebbüs eden yine taştan daha câmid, daha şuursuz olan Yahudiler idi. Kur'ân-ı Kerim'i de tahrif etmek için çok uğraşmışlar ancak bu amaçlarına ulaşamamışlardır.

Bugün de kalbinde bir değişme olmayan bu millet, dünyanın gözü önünde bebek, yaşlı demeden cânice katletmekte, yakıp yıkmakta, kendi başlarına patlayasıca bombalarıyla terör estirmektedirler. Yapılan katliâm karşısında kalbi olan herkes ağlayarak bu zulme tepki göstermektedir.

Sadece insanlar değil, dağlar taşlar bile o hassas duygularıyla kim bilir ne kadar üzülmekte ve mânen "Ya Rabbi izin ver bu masumların intikamını almak için onların başlarına yağalım" diye yalvarmaktadırlar. Toprak da bu zulüm karşısında titreyen kalbi ile mânen "Ya Rabbi izin ver, bir silkeleyişimle hepsini içime alıp ortadan kaldırayım" diyordur. Bunun gibi uçan sinekten denizdeki balıklara kadar bütün varlıkların bu zulümden nasıl etkilenerek zalimlerden şikâyetçi ve intikama hazır bulunduklarını kıyas edebiliriz.

Dipnotlar:

1- Bakara Sûresi: 74

2- Sözler (20. Söz)

MEHTAP YILDIRIM

 

 

 

Çeçenlerden Gazze'ye kurulan duâ köprüsü


Bir avuç Çeçen, Rusya'ya karşı en güzel direnişi gösterdiği en zor günlerinde Çeçen komutanlar tüm dünyaya bir mektup yollamışlardı, zarfsız, adressiz. İstedikleri mekânlara ulaşması değil, gönüllere girmesiydi çünkü. Seslerini bu şekilde duyurmuşlar ve duâ istemişlerdi herkesten.

"İbadet etmekte olan yaşlılara, tüm kadınlara, ibadet edenlere ve herkese. Bu çağrı hepinize! Savaş gitgide kızışıyor, kalpler parçalanıyor. Durum çok ağır ve düşmanın vahşîce saldırıları dinmek bilmiyor. Dünya çapında tüm kâfirler işbirliği içinde bize karşı dolaplar çeviriyorlar. Uçaklar en yıkıcı bombalarla bombalıyorlar. Üzerimize top ateşleri yağıyor. Dağlar kar ve buzlarla kaplı.

"Ey İslâm Ümmeti! Aranızda Allah'a olan ahdine sadık olan kimseler yok mu? Samimiyetle ve alçakgönüllülükle ellerini kaldırdığı zaman duâsı kabul edilenler yok mu? Ya da bizi dualarınızda bile unuttunuz mu? Nerede gece yarılarında ısrarlı (Kunut) duâlarınız? Gerçekten, böyle muazzam bir ibadet şekline, bugünkü durumumuzdan daha çok hangi durum için ihtiyaç duyulmaktadır acaba?

"Allah'ın Rasülü (asm) şehit olan yetmiş arkadaşı için Kunut duâları etmişti. Bugün binlerce Müslüman kardeşiniz öldürülürken, sizin desteğiniz nerede?

"Ne zaman dünyanın herhangi bir yerinde Müslümanların başına bir felâket geldiğini duysanız hemen Kunut duâlarınızla kardeşleriniz için Allah'a yalvararak onlara merhamet edip zafer ihsan eylemesi için duâ ediniz."

Şimdi gece yarıları saatler bizim için vuruyor, ellerimiz daha bir sık açılıyor duâya. Otururken, yürürken, yatarken, kalkarken dilimizde dönüp duran duâlarımız var. Hep bir ahla bitiriyoruz cümlelerimizi ve âmin diyerek eşlik ediyoruz. Sıcak yataklarımız batıyor artık sırtımıza, yediğimiz yemekler çok geliyor. Daha fazla duâ için, daha fazla yakarış için dolduruyoruz kalbimizi ve beynimizi. Yüreğimiz ne çok susmuş, dilimiz uzaklarla konuşmayı unutmuş. Ateş hep düştüğü yeri yakmış. Çok duâ etmeliyiz diyoruz her adımda, o kadar etmeliyiz ki aldığımız nefes adedince gidip bu zulmü yapanlara çarpsın istiyoruz. O kadar etmeliyiz ki, bu sıcacık cümleler gidip Gazzeli bir çocuğu sarsın ve ısıtsın. O kadar etmeliyiz ki, Gazzeli gözü yaşlı annenin yaşlarını silsin, bir babanın yanan yüreğine ferahlık versin. Yüreğine baharlar geldiğinde bilsin bu meltemin bir duâyla estiğini.

Bu ahlar yerde kalır mı Allah'ım? Bu zulmün bir hesabı olmaz mı Allah'ım? Bu vahşeti yapanların evlerine huzur girer mi, başlarını yastıklara rahat koyarlar mı, rüya görürler mi, rüyalarında yeşillikler, mavilikler görürler mi Allah'ım? Annelerin duâları, babaların gözyaşları geri döner mi, bu çocuklar bir gün güler mi Allah'ım?

"Duânız olmasa ne ehemmiyetiniz var?" diyorsun ya Rabbim. Yok bir kıymetimiz. Kalbimizdekini Sen biliyorsun, Sen anlıyorsun bizi. Sana ellerimizi açmazsak, duâ etmezsek ne ağırız, ne kötüyüz ve bu suskun halimiz zemheri gibi üşütüyor bizi. Duâ ediyoruz Rabbim ehemmiyetimiz olsun, insan olarak bir anlamımız olsun diye. Duâ ediyoruz Rabbim gidip birine ulaşsın diye. Duâ ediyoruz Rabbim, geç olsa da güç olsa da bir gün kabul olunacağını biliyoruz. Duâ ediyoruz ve duâyla varız. Hayata kattığımız anlam dilimizde, yüreğimizde, duâlarımızda. Ne güzel Sen'le konuşmak ve ne güzel Sana duâ etmek. Şimdi duâlarımızı bekleyen insanlar var Rabbim. Üşüyen çocuk, yaralı anne, dağlanmış baba, tek başına kalmış yaşlı, hasta herkes duâ bekliyor bizden. Bir zamanlar Çeçen komutanların bizlere hatırlattığı insanlığımızın gayesini şimdi hayata geçirme zamanı. Biliyoruz ki Gazzeliler de bizlerden aynılarını bekliyor. Biliyoruz ki, savaşın ortasında kalmış onca insana duâlarımızı yollamalıyız. Bir seher vaktinde, belki bir gece uyanışında, bir akşam karanlığında, gündüz aydınlığında ve her daim duâ.

Hani Sevgili (asm) Taif'te taşlanmıştı, hani bir bağda saklanıp hüznünü dile getirmişti ya Allah'a. Hani vahiy gelmiyordu, hani o (asm) çok üzgündü, hani yine hüznünü yollamıştı ya ellerini açıp duâyla. Unuttu sanmıştı ve ne çok üzülmüştü. Hani sonra yüzü gülmüştü Sevgili'nin (asm), hani vahiy gelmeye başlamıştı. Unutmamıştı Allah, unutmaz da. Habibini (asm) unutmayan Allah var Gazzeli çocukların duâlarında. Yolladıkları mektuplar dolu dolu ve boş gelmeyeceğini biliyor anneler, babalar. Bizi onlarla buluşturan ise duâlar var. Bekliyor şimdi Kunut duâları okunmak için bizleri. Bekliyor şimdi bütün duâlar yüreğimizden dile dökülüp, tüm mazlumlara ulaşmayı. Zaman duâ zamanı. Akrep duâya vuruyor, yelkovan âmin diyor, arz sarsılıyor.

 

SÜVEYDA GÜNER

 



Windows Live Messenger'ın için ücretsiz güncelleştirme! Buraya tıkla!

Windows Live™ ile e-posta kutunuzdaki işlevlerin çok ötesine geçin. Diğer Windows Live™ özelliklerine göz atın.
--~--~---------~--~----~------------~-------~--~----~
Namaz kılmayı öğrenmek için doğru yere geldiniz... Tüm namaz gönüllüleriyle www.namazzamani.net 'te buluşalım. Her zaman fikrinize ve desteğinize ihtiyacımız var... Bu sitedeki mailler: http://namazzamani-grubu.blogspot.com adresinde yayınlanır...

Bu mesajı Google Grupları "Namaz Zamanı" gruba üye olduğunuz için aldınız.

Daha fazla seçenek için, http://groups.google.com/group/namazzamani?hl=tr
adresinde bu grubu ziyaret edin.
-~----------~----~----~----~------~----~------~--~---

Hiç yorum yok: