27 Ağustos 2009 Perşembe

(Namaz Zamanı) "Hastalık, sabun gibi, günahların kirlerini yıkar, temizler." cumamız hayırlara vesile olsun inşallah baki selam sevgi ve dua ile gönül dostlarım...



 

 

Yağızım, Yanık Tenlim!

Mektubuma başlarken selâm eder, yüzceğizinden sevgiyle öperim. Nasılsın diye soracak olursan, hamdolsun, yaramaz bir şey yok; fakat seni çok özledim. Bu mektubu, tadına hasretle geçen dokuzuncu günde yazıyorum… Âh bilsen, hasretin de ne güzel…

Nîmetlerin güzeli! Bu öyle bir tat ki, seni sadece görmek, sadece uzaktan kokunu almak bile bambaşka bir huzur veriyor. Hayır! İlle de elime geçmeni ummuyorum. Zaten niyetliyim, ikram edip, "buyur ye" deseler de sevgiyle bakmaktan başka bir şey yapamam. Çünkü bir süre için, böyle uzaktan sevmem gerekiyor seni…

Sen, yağız tenlim! Sen mis kokulum! Sen, tadına doyum olmazım! Sen, tek kırıntısına bile kıyamadığım! Sana öyle bir hürmet etmeli ki insan, o hürmet, gösterenin heybetini artırmalı. "Ben Kureyş'ten, kuru et ve ekmek yiyen bir kadının oğluyum." derken Habîbullâh -aleyhissalâtu vesselâm-, karşısında heyecandan titreyen birini sâkinleştirmeyi dilemişti de, o da rahatlamıştı. Seni, mütevâzi sofraların nimeti olarak anmıştı da hani, diline almakla, şerefine şeref katmıştı.

Sen, ekmeğim! Seni çok severim… Bulduğum vakit, görmemişler gibi saldırmam sana, zira sen, nahifsin. Hem, azında tat, çoğunda âfat var. O hâlde, ölçüsüyle yenirsen ne güzelsin.

Senin için, kaç tarlada, kaç işçi belini bükmüş, kaç buğday başını vermiş, kaç adam fırın başında terini dökmüştür. Sen, "emek" demeksin. Kepeğine lâf söyleyeni, Allah iyi etsin! Öyle, kepeğinle güzel olmasan, hiç Rabbimin Sevgilisi, ekmeğini o şekilde yer miydi? Seni eline alıp hamdetmek, varlığına şükredip, yokluğunla imtihan edilmekten sakınmak ne kıymetli ibâdet. Seni dilim dilim keserken, o sessiz sedâsız, itirazsız hâlini ibretle seyretmek ne hoş!..

Sen, azizsin yanığım…

Acep var mıdır, bir tek lokmanı dişleri arasına alıp da çiğnerken, bundan zevk almayan! Vardır elbet! Bunlar, açlığı hiç tatmamış, hep tok gezmeye alışmış, bu sebeple de önüne gelen, neredeyse her nîmete burun kıvırmayı mârifet sanmış aptallardır! Seni hor görene yazıklar olsun! Seni çöpe gönderene yazıklar olsun!

Üzerine azıcık bal sürülünce, tatlıların hası sensin. Azıcık çemen gezdirsem, tuzluların hası oluverirsin. Seni bir yemeğin suyuna bandırmak, ne tatlı bir eğlence!.. Hele de az pişmiş yumurtanın sarısını, seninle patlatmak (Aman yâ Rabbi!) ne kadar heyecan verici! Yâhu insanın elinde sen gibi bir nîmet olur da, şikâyet edecek ne kalır?

Bayatlasan da güzelsin, tâze olsan da... Yine de, hamurunu ellerimle yoğurmak, peşinden oklava ile açıp pişirmek, sonra etrafa yayılan anlatılmaz hoş kokunu almak, apayrı bir duygu... Ah bir de, kokunu duyup gelecek olan konu komşuya, köpeğe, kuşa ikram etmek var ya seni, sanki dünyada cennet… Senin esmerin makbuldür. O hâlde, yüzün kara diye yüz çeviren olursa aldırma. O, yüzünü çevirenin kendi bilmezliğidir. Sakın dert etme.

Bu arada, kabak nasıl acep? O benim yeşil tenlim, yumuşak huylum, hamlığı pişmişliğe çabucak dönenim nasıl? Hatırlar mısın, geçenlerde onu ince ince doğramış, sacın üzerinde çevire çevire kavurmuştuk. Azıcık da tuz ekleyince, ne de leziz olmuştu. Hani yemelere kıyamamış, tadına doyamamıştık. Hele üzerine koyun yoğurdunu, yoğurdun içine de dövülmüş sarımsakları eklemiştik de ne güzel olmuştu. Bakıyorum da, ona bile burun kıvıranlar çıkıyor. "Be insan, buldun da bunuyor musun kardeşim!" diyesim geliyor, bazı diyorum, bazı susuyorum. Âh, o sizi beğenmeyen karnı toklar, ne de büyük gaflet içindeler.

Bir de tabaklarına bol bulamaç koydurup, sonra sizi tabağın dibinde garip bırakanlar var ya, eyvahlar olsun. Yemeyeceksen doldurma be mübârek! Ya yiyeceğin kadar al, ya aldığını bitir! Lâfa geldi mi, "Yandım yâ Rasûlallâh!" diye inlemesini biliyorsun. E, ya ne çeşit bir yangın ki bu, daha yemek yemeni bile O'nunkine uydurmuyorsun?

Ben, bunlara çok üzülüyorum, işte yağızım. Bir de, çeşit çeşit yemeklerle, ziyafet sofraları kurup, bunun da adını "iftar yemeği" koyanlara çok kızıyorum. İftar dediğin, gün boyu aç kalışının acısını çıkartırcasına, tıka basa yemek değildir ki!.. İftar; şişkinliğin, peşinden içilen sodayla bertaraf edildiği bir oburluk değildir ki… İftar; yemeğin saygıyla beklendiği, ölçüsüyle yendiği ve tadı kaçmadan da terk edildiği, uhrevî bir zaman dilimidir.

Sayılamayacak kadar çeşitte yemeği pişirip misafirin önüne koymak, peşinden çay ve çerez, peşinden çeşit çeşit meyve, yetmedi kahve getirmek, Allah aşkına, hangi âyette ve hadîste tavsiye ve medhedilmiştir?! Hele bir de yemedi-içmedi diye küsenler var ki, Allah uyandıra… Hiç adam, sevdiğine zulmeder mi?

Âh, be yağızım… Biz açlığı hiç tatmamışız ki, nasıl hakkıyla bilelim senin kıymetini... Allah dostlarından biri, misafirine sunduğu sofrasında, imkânları nisbetinde biraz kuru ekmek, biraz tuz, biraz da su ikram ederken, "Şükrünü edâ edebilecekseniz, buyurun, yiyin!.." diyecek kadar uyanıktı. Ya biz? Şimdi artık, yemekten bile saymıyoruz da seni, hazırlanan soğuk büfelerde, çeşit sayısı yirmiyi bulan yiyeceği sunup, yine de riyâkâr ve kendini bilmez bir tavırla, "Ay kusura bakmayın, bir şey hazırlayamadım!" diyenleri şaşkınlıkla seyrediyoruz.

Laf aramızda, elimden gelse, herkesi bir süreliğine aç bırakır, sonra da hakkında yazacakları hasret şiirlerini büyük bir neşeyle okurdum. Ayrılığı çekilmeyenin, kadri bilinmez. Yanındayken kadir-kıymet bilenin sayısı da, iki elin parmağını ya geçer, ya geçmez. Seni acıkmadan yemek, hem yiyene, hem de sana haksızlıktır.

Ha, bu arada, ne giysen yakışıyor mübârek! Neye değsen güzel oluyorsun. Hele de içine limon sıkılmış zeytinyağına bandırılınca, âh, o ne güzel tat öyle?! Ne kadar durup sertleşsen, sıcacık bir tarhana çorbasını görünce, yumuşacık oluyorsun. Ah benim canım, hakkında ileri geri konuşanları ne olur affet. Onlar seni tanımıyorlar.

Dilim dilim sofralara koyuyorlar da, sonra, iki ısırıldın diye, seni atmaya kalkıyorlar. Ben senin ısırılıp bırakılmış artığını da severim. Bir de seni yere düşmüş görüp:

"-Ay, bu kirli yenmez!" diyerek, kenarlara köşelere kaldıranlar var ki, gördükçe içim yanıyor. Yâhû, bir deprem olsa, acep deliler gibi saldırmaz mısınız o parçaya! Sayın ki, oldu. Temizleyin tozunu da yiyin.

"-Ama buralara herkes basıyor!" diyenlere de suyun varlığını hatırlatmak lâzım. Yıka suda kardeşim. Yıka, temizle. Sonra at, güzelce tavaya. İki çevir, içine de iki yumurta kır, az da tuz ek, indir ocaktan… Ilıyınca, az da zeytinyağı gezdir üzerine. Bak bakalım hiç pis bir tat gelecek mi ağzına... Tabiî ki bu kesim, gaflet içinde ekmeği yerlere atan ve üzerine basıp geçenlerden daha iyidir; ama daha da iyi olsak, zarar mı ederiz be ya!?

Hem Allah aşkına insaf edin! Siz düşseniz, biri sizi hürmetle kaldırsın mı istersiniz, yoksa basıp geçmesini mi tercih edersiniz? Siz hey! Dimdik gezerken bile, aslında ruhu yerlere, gönlü girdaplara düşmüş olanlar!

Böyle arada coşuyorum ya güzelim, sen beni hoş gör. Fiyatın ucuz diye, seni alan alana… Lâkin mesele bol bol almak değil, emâneti iyi muhafaza etmek. Seni zâyî eden, bir ihtiyaç sahibiyle bölüşmeyip çöpe gönderenin hâli ne elîm… Tepe tepe kullanılmak, sanki kaderin olmuş. Gerçi insanoğlu kendince işi sağlama aldı mı, hanımını, beyini, evlâdını, makamını, parasını da tepe tepe kullanmaya yatkındır ya, neyse... Şimdi konu dışına taşmayalım.

Sen üzülme, mis kokulum, herkese anlatacağım. Nasıl da gücendiğini, nasıl da mahzun olduğunu herkese haykıracağım. İster deli desinler, ister velî... O da umurumda değil. Ben ki ayrılığında, az da olsa akıllananlardanım; bir sürü eksiği gediğine rağmen, hiç değilse senin kıymetini az buçuk anlayanlardanım, konuşacağım. Zira senin gibi bir lokmayı zâyî etmek, seni bulamayan nicesinin hakkına girmek demektir. Sen nîmetsin; lâkin seni savurmak, felâkettir…

Âh ateşi gördü mü, güzel kokusunu temelli yayanım! Âh yanık yüzüyle bile bir başka güzel olanım! Biliyor musun, sadece seni yemekle mutlu olmayı öğrendim. Elbet yanında katık da olunca daha bir başkasın; ama bil ki, gönlümde yerin apayrı.

Daha neler neler söylemek isterim, ama uyumam lâzım. Mâlûm, yarın sensiz geçecek bir başka gün başlayacak. Öyle umuyorum ki, sensizliğinde, sana dâir keşfedeceğim yeni hikmetler olacak. Görebilmek için, merakla bakınacağım. Hiç üzülme, bu sırada durmayacak, kıymetini elimden geldiğince anlatacağım.

Bunu yapmaya herkesten çok ihtiyacım var; zira seni özlemek hayır, sana kavuşmak hayır, senin için şükretmeye çalışmak hayırdır. Üstelik ben, Allah'tan gelen her hayra muhtacım…

Mektubuma burada son veriyor, kavuşacağımız günün sevincini bile damarlarımda hissediyorum canım!

* * *

Not: Her dâim şikâyeti alışkanlık edinmiş olanlar, eğer şükredecek bir şey arıyorlarsa, bir zahmet mutfağa kadar gidip ekmek dolaplarına baksınlar. İşte nîmet orada… Hâlâ "Amaaan, o da ne ki!" derler, seni küçümserlerse, ne diyeyim, Allah sonlarını hayrede…
Neslihan Nur TÜRK
 


 

 

İrade imtihanı

 

"İnsan hikmet ile yapılmış bir masnûdur... Öyle bir fiilin mahsulüdür ki, istidadı irade ettiği şeyi kendisine veriyor." Mesnevi-i Nuriye

"Ben gizli bir hazine idim, Bilinmek istedim de mahlûkatı yarattım." Hadis-i Kudsî

Rabbimiz bilinmek diledi ve varlık âleminin ilk tohumunu yarattı. Bu tohum, Nur-u Muhammedî (a.s.m.) idi.

Büyükleri küçüklerde cemetmek ve küçüklerden büyükleri çıkarmak O'nun kemalindendi. Bu kemalini teşhir etmek, göstermek üzere, ebede kadar yaratacağı bütün varlık âlemini bir şifrede topladı.

Bu şifre Nur-u Muhammedî (a.s.m.) idi.

Bir ismi de Nur olan Rabbimizin bütün isimleri ve bütün sıfatları nuranî. Onun ilmi de nur, kudreti de, iradesi de nur, görmesi, işitmesi de... Rabbimiz bu nuranî sıfatlarını ve isimlerini mahlûkat âleminde tecelli ettirmek istedi.. Ve bütün tecellilere çekirdek olacak bir mahiyet yarattı.

Bu çekirdek, Nur-u Muhammedî (a.s.m.) idi..

Başta ruhlar ve melekler âlemi ve en sonunda şu gördüğümüz cismanî âlemler hep o çekirdekten sümbüllendiler. Açılıp yayıldı, büyüp geliştiler... Ve hepsinde ayrı ayrı İlâhî isimler tecelli etti.

İlâhî irade nelerin nasıl olmasını dilemişse hepsi o iradeye uygun olarak şekillendi, bezendi, donandı ve varlık sahasında boy gösterdiler.

O'nun iradesine kim karşı koyabilirdi!

Cinler mi melek olacağız diyebileceklerdi? Taşlar mı 'biz de büyümek istiyoruz" diye baş kaldıracaklardı? Hayvan mı, ben insan olacağım, diye diretecekti? Ayak mı yerini beğenmeyecek ve başın üstüne çıkmağa kalkışacaktı?

Aklın haddine mi düşmüştü ki, kalbin yerini alsın da sevsin!. Onun işi sevmek değil anlamaktı. Hâfıza, hayal kurmaya kalkışabilir miydi?

Dünyaya, durması yasaklanmıştı. İstirahat yüzü görmeyecekti, tâ kıyamete kadar. Güneş aralıksız yanacak; Ay da Dünyanın peşini bırakmayacaktı.

Hiçbir varlık, bu âleme geleceği zamanı da kendisi tayin etmiş değildi. Öyle olmasa, bugünkü koyunlar, hiç âhirzaman insanlarına gıda olmak isterler miydi?

Bir noktanın koordinatları belirlenmiş ise, grafikte alacağı yer de belli demektir. Başka yerde yerleşmesi düşünülemez.

Bütün mahlûkat da iki eksene bağlı: Zaman ve mekân. Her birinin hangi zaman ve mekânda yaratılacağı belirlenmiş, bir ezelî irade ile...

Varlık âlemi içerisinde insan ayrı bir ihsana mazhar. Ona cüz'i irade verilmiş.
Gerçekten irade büyük bir lütuf.
Örümceğin bir ağı vardır, başka bir şey örmeyi dileyemez. İpek böceği de ağdan anlamaz. Atın işi koşmak, deveninki yük taşımak, bülbülünki ötmektir. Bunların dışına çıkmaya güç yetiremezler. Onlara bu irade verilmemiştir.

Ama, insan öyle mi? Elinden, iğne de çıkıyor, füze de... Fikrinden, nice farklı, hatta birbirine zıt kitaplar fırlayabiliyor. Ve kalbi, fâniden bakiye nice sevgilere açık, dilediğini sevebiliyor.. İrade denilen büyük bir nimet ile, yahut azim bir imtihan suali ile..

İnsan bu büyük sermayesini hakkıyla değerlendirmeye mecbur.
Söz tutmak, emir dinlemek de bir irade işidir. Karşı kutupta itaatsizlik vardır, isyan vardır. Bir öğrenci kendi iradesini hocasının emirlerini dinlemeye sarf ederse âlim olur, ârif olur, fazıl olur... Söz dinlememeyi marifet sananlar ise, cehaletlerini artırmaktan öte bir şey yapmazlar.

Kul olduğunu bilen ve bunun şuuruna eren insan, kendi cüz'i iradesini Rabbinin küllî iradesine tâbi kılar. Yâni, O neden razı oluyorsa onu yapar; neye rızası yoksa ondan kaçar. Cenâb-ı Hakk bu irade imtihanını başarabilen kullarını ebedî Cennetle lütuflandıracaktır. Göze görmeyi, kulağa işitmeyi ihsan eden Allah, insan ruhuna bahşettiği iradenin hakkını da şöylece veriyor:
İnsan kendi cüz'i iradesiyle neyi diliyorsa, Allah onu yaratıyor. Bu da İlâhî iradenin bir başka tecellisidir. Şöyle ki:
Cenâb-ı Hakk, irade sahibi bir mahlûk yaratmayı, o kendi iradesini hangi yönde kullanırsa, o sahada önünü açmayı, hayır olsun, şer olsun, o ne dilerse onu halketmeyi irade buyurmuştur. O halde, insan isyan etmekle Allah'ın iradesine rağmen bir iş yapmış olmuyor; ancak O'nun rızasına zıt hareket etmiş oluyor.

Allah'ın iradesi sonsuzdur, mutlaktır. Onu sınırlayacak, had altına alacak bir başka irade düşünülemez. Kulun kendisi gibi, irade sıfatı da yaratılmış. Yaratılanın ise yaratanı kayıtlaması mümkün değil..

O'nun ihsan ettiği irade sıfatını O'na isyanda kullananlar için ezelî irade, bir ebedî Cehennem takdir etmiştir. Geliniz o azap diyarına uğramamak için irademizi hayırda kullanalım... Böyle yaparsak Cennetleri çok gerilerde bırakan rızaya kavuşuruz. 



Alaaddin BAŞAR
 

 

-------------------------------------------------------------------------------------------------------

TUT BENİ ALLAHIM!!!

Kayıyorum, tökezliyorum, düşüyorum... Yolumu kaybediyorum dünya çıkmazdında..
Yerim burası değil biliyorum, yine de kanıyorum...
Yanıyorum
Ey yerlerin ve göklerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi,
ben'im Rabbim..
Ellerimi Senden başka uzatacak kimsem yok, kime uzatsam açıkta kalıyor bir parçam,
kime dönsem yüzümü yönler kayboluyor.
İki adım sonrası yar, üç adım sonrası mechul.. Sana getirecek sokaklar çıkmaza dönüyor.
ben girince;
ben girince Sen
gidiyor musun?

Rabbim, çaresizliğimi bileli çok olmadı... Çok olmadı eşiğine kapanıp gözyaşı dökmeyi isteyeli.. Olmuyor Allah'ım..
Bir şeyLer hep eksik
kalıyor. Sana gelirken,
Sana gelmekten başka yolum olmadığını bilerek,
gelirken..
Bir şeyler eksik..
Güzergâhım engebeli..
Issız..
Düşsem
tutan olmayacak.. Yorgun başımı dayasam bir dağa, üzerimden yol
geçecek. Kimse görmeyecek beni Rabbim. Kimse kimsenin derdi değil,
benim Rabbim Sensin.. Atarsan beni tutacak yok, bırakırsan düşerim...


Ben..
Cümlelere küçük harfle başlayıp, büyük harfle bitirmeyi marifet
sanan zavallı..
Oysa nokta koymayı bile bilmiyorken...
Ve sadece
lüzumsuz ne varsa, ne varsa zayi ettiren, yiyip bitiren ne varsa onu
seçen.. Düşüp düşüp düşerken... Hep düşerken uslanmadan yine de
düşmeyi tercih eden..
Nefisperest...
Ben...
Uyandır beni rehavetimden.. Günhkârım, utanç içinde kızarıyor
yanaklarım huzurunda.. Senden istemek ağır geliyor, ama başka kapım
yok... Gidecek kimse yok, kalakalıyorum karanlıklarda...

'Allah'ım...'

Yaratan, rızık veren, yol gösteren... Rahmetini kimseden esirgemeyen
Rabbim.. Düşe kalka kanamışken, yitmişken.. bitmişken.. Senin sözlerin
yetişiyor imdadıma:

' Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var'

Ama öyle ağır ki omuzlarım, öyle ağırlaşmış ki parmaklarım; ellerimi
semâya döndüremiyorum... Ellerim kızarıyor.. Kalbim kanıyor.. Aciz,
gafil, günahkar gözlerim utanıyor.. 'Ya beni istemezse..?' diye
çırpınırken sözlrim.. Yine Sen yetişiyorsun imdâdıma.. Kimim var ki
zaten, Senden başka..

'Bana dua edin, icâbet edeyim'

Sana, sana güvenerek geliyorum Allah'ım... 'Beni bırakma, uçurumlara..'

'Tut ki... Edemem Sensiz'

yer Senin, gök Senin.. ben Senin.. yollar Senin.. bana en yakın
bildiklerim Senin.. Sen istemezsen kime giderim? Düşsem kim tutar
elimden? Kim sarar yaralarımı?
Rabbim gözyaşlarım kupkuru, ama yüreğim ıslak Rabbim..
Ağlayamadığım
için utanıyorum, günâhlarımı dökemediğim için.. Ağırlığımı taşıyamıyor
güçsüz bedenim, belim bükük bu yüzden.. Sırtımda hata kamburum..
Alnımda gaflet çizgileri.. Yüzüme bakılası değil...
Ama senden başka kimim var benim? Kime giderim?...

'Tut beni Allah'ım, tut ki, edemem Sensiz...

Amin...
(Alıntı) 
 

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Rahmeti görebilmek için


Şimdi bak Allah'ın rahmet eserlerine: Ölümünün ardından yeryüzünü nasıl diriltiyor.
Rum Sûresi, 30:50

Bize imanın hazzını bütün sıcaklığıyla tattıracak bir potansiyele sahip olan bu âyeti hergün tekrar tekrar okusak yeridir:
Ama sadece dilimizle değil, tüm varlığımızla.
Bir de, oturduğumuz yerde değil, âyetin "Bak" diye gösterdiği yerlerde.
Çünkü bu âyet, etrafımıza ördüğümüz duvarların arasından bizi çekip çıkarmakta ve gerçek dünya ile yüz yüze getirmektedir.
Gerçek dünya ile, evet!
Her ne kadar bizim bulunduğumuz yerden bakıldığında bizim dünyamız gerçek gibi görünüyorsa da, bu, âlemler içinde görülmeyecek kadar küçük bir nokta, zaman içinde sözü bile edilmeyecek kadar kısa bir andır. Eğer bu an içinde olup bitenler kâinatın geri kalan kısmı ile bir uyum halinde cereyan etseydi, biz âlemi gerçek rengiyle görmekte zorlamazdık. Fakat işin aslı öyle değildir.
Bu âlem içinde bizim kurduğumuz dünyanın, inşa ettiğimiz medeniyetin donuk, haşin bir çehresi vardır. Orada insanlar birbirinin kötülüğünden korunmaya çalışır. En küçük beşerî ilişkilerden ülkeler arası ilişkilere kadar her seviyedeki ilişkilerde hükmeden, çıkar çatışmalarıdır. Orada bombalar patlar, savaşlar çıkar, insanlar ağlar. Bütün bu kargaşa içinde yaşamaya çalışan insanların günleri, o işten bu işe yetişmek yahut yaralarını sarmak için çabalamakla geçer.
Kur'ân'ın bize gösterdiği yerde ise bambaşka bir âlem vardır.
Orası cıvıl cıvıl bir hayat kaynayan, rengârenk bir âlemdir.
Bizim dünyamızdaki karışıklıklara karşılık, orada huzur ve sükûn bulunur.
Bu dünyada bunalan ruhlar, o âleme girer girmez aradaki farkı hisseder; orada bir saat kalacak olsa, dinlenmiş ve dertlerini hafiflemiş şekilde geri döner.
İşte o âlem, gerçek âlemin ta kendisidir.
O âlem, rahmetin her taraftan tebessüm ettiği âlemdir.
Gerçi o tebessüm, bizim günlük hayatımızdan da hiçbir zaman eksik olmaz. Fakat biz parazitler arasında onu fark etmeyiz. Fark edilecek olsa bile, bir serçe cıvıltısı, bir çiçek açışı, bir gündoğumu, küçük dünyamızın meşgaleleri içinde önemli bir yer işgal etmez.
Her ne kadar bu durum, birçoğumuz için inançsızlık anlamına gelmese de, bir eksiklik anlamına gelir:
İnancımızda rahmetin neş'esi eksiktir.
Herşeyi kuşatan kudretiyle bir Yaratıcımızın bulunduğuna bütün kalbimizle inansak bile, Onun rahmetinin de herşeyi kuşattığından haberdar değilizdir.
İnancımız ve yaşayışımız, birbirini böylece karşılıklı olarak etkiler. Merhamet ve muhabbet gibi kavramlar, hayatımızda olması gereken yere hiçbir zaman yerleşemez.
Fakat Kur'ân, o son derece net ve keskin üslûbuyla bizim dünyamızın karanlıklarını bir anda yırtıyor; bir şimşeğin çakışı gibi âni aydınlığı ve gür sesiyle bize bir şok veriyor.
"Bak Allah'ın rahmet eserlerine!" diyor.
İşte, bak. Bak da gör, ölmüş yeryüzünün dirilişinde o rahmet nasıl gülüyor.
Papatyalarla, sarıçiçeklerle, gelinciklerle bezenmiş çayırlara bak.
Çiçeklerini takınıp çayırların üzerinde sıra sıra dizilmiş ağaçlara bak.
Çiçekler arasında, bir şerbet çeşmesinden diğerine uçuşan böceklere, arılara, kelebeklere bak.
Cıvıl cıvıl kuşlara ve yavrularına bak.
Çayırlarda koşuşan kuzulara bak.
Allah'ın rahmetini müjdeleyen rüzgâra bak.
Gökten bulutlarla, yerden derelerle taşınan rahmet hazinelerine bak.
İşte, Kur'ân'ın "Bak" dediği yerde görülenler bunlardır. Ve bunlar, hayatın ta kendisidir. Bizim hayat zannettiğimiz şeyde eksik olan da bundan başkası değildir.
Ölmüş yeryüzünün dirilişine âyetin "rahmet eseri" olarak atıfta bulunması dikkat çekicidir. Oysa bunun bir kudret eseri olarak sunulması bize daha makul gelebilirdi. Gerçi âyetin sonunda "Onun gücü herşeye yeter" cümlesiyle bu husus da vurgulanmıştır; ancak kâinat kitabı bahar sayfalarında rahmetin tebessümünü apaçık gösterdiği gibi, Kur'ân da dikkatlerimizi aynı yere yöneltmekte ve "Bak Allah'ın rahmet eserlerine" buyurmaktadır.
Burası, imanımızda ve o imanı yaşayışımızda, belki de en büyük eksiğimizin ortaya çıktığı yerdir.
Hayata bakarken onun yüzünde ilk olarak gözümüze çarpan şey rahmet olduğu, hayatı yaşarken ilk yansıttığımız şey de rahmet olduğu gün, bu eksiğimizi kapatmışız demektir.
Onun yolu ise, kendi dünyamızın duvarlarını aşarak gerçek hayatla yüz yüze gelmektir.
Yani, Kur'ân'ın gösterdiği yere bakmak, Kur'ân'ın gösterdiği yerden bakmaktır.
Onun da anlamı, rahmeti görmek, bir rahmet ve muhabbet neş'esi içinde yaşamak, o neş'eyi ve o rahmetin eserlerini kendi yaşayışımızla yansıtmak demektir.
Ümit ŞİMŞEK


-----------------------------------------------------------------------------------

VİDEO

 

http://www.videoislami.com/view/5214/kuran-kerim-rahman-suresi/ Kuran- Kerim Tilaveti  Rahman Suresi

 

http://www.videoislami.com/view/612/ho-geldin-ramazan-bonaka/ Ramazan a dair boşnakça bir ilahi

 

http://www.videoislami.com/view/4636/mustafa-zcan-gnedogdu-kahrnda-ho-lutfunda-ho-1/ Kahrında hoş lütfunda

 

http://www.videoislami.com/view/5677/kuran-kerimi-eritre-afrikal-ocuklardan-dinleyin/ Kuran-ı Kerimi Eritre Afrikalı çocuklar


" birimiz şarkta, birimiz garpta, birimiz mazide, birimiz müstakbelde, birimiz dünyada, birimiz ahirette olsak biz birbirimizle beraberiz"
   





Windows Live ile fotoğraflarınızı organize edebilir, düzenleyebilir ve paylaşabilirsiniz.

Windows Live™ Photos ile fotoğraflarınızı kolayca paylaşımı. Sürükle bırak

Diğer Windows Live™ özelliklerine göz atın. Sadece e-posta iletilerinden daha fazlası
--~--~---------~--~----~------------~-------~--~----~
--~--~---------~--~----~------------~-------~--~----~
Namaz kılmayı öğrenmek için doğru yere geldiniz... Tüm namaz gönüllüleriyle www.namazzamani.net 'te buluşalım. Her zaman fikrinize ve desteğinize ihtiyacımız var... Bu ay sponsorumuz http://www.carpetrium.com 'dur. Lütfen sponsorumuzu ziyaret ediniz...

Bu mesajı Google Grupları "Namaz Zamanı" gruba üye olduğunuz için aldınız.

Daha fazla seçenek için, http://groups.google.com/group/namazzamani?hl=tr
adresinde bu grubu ziyaret edin.
-~----------~----~----~----~------~----~------~--~---
-~----------~----~----~----~------~----~------~--~---

Hiç yorum yok: